Necdet Yaşar musikimizin yetiştirdiği en büyük tanbur virtüözlerindendir. 1930 yılında Nizip'de dünyaya gelen üstad, 1953 yılında İstanbul İktisat Fakültesi'ni bitirmiştir.

Mesut Cemil beyin takdirlerini alıp İstanbul Radyosu'na girmiş ve 1980 yılına kadar İstanbul Radyosunda çalışmıştır.

1991 yılında devlet santçısı ünvanını almıştır.

1960 lı yıllarda Neyzen Niyazi sayın ile Tamburi Necdet Yaşar'ın oluşturduğu ikili halen daha musiki çevrelerince konuşulmaktadır. İkilinin "birlikte taksim" adını verdikleri ortak taksimleri Türk saz musikisi adına çok faydalı olup geniş dinleyici kitlelerine hitap edebilmiştir.

1972-73 ve 1980-81 yıllarında Amerika Birleşik Devletlerindeki Washington Universty'de tanbur dersleri verdi.

 Hazret-i Mevlâna’yı Anma ve Vuslat yıldönümü törenleri her yıl 7-17 Aralık tarihleri arasında gerçekleştirilmektedir.

 Şeb-i Arus, düğün gecesi demektir. Yaşamını "Hamdım, piştim, yandım" sözleriyle özetleyen Mevlâna 17 Aralık 1273 günü Hakk'a yürümüştür. 
 Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine, yani Allah'a kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin  gecesi manasına gelen "Şeb-i Arûs" diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu.

 Mustafa Nafiz IRMAK bildiğiniz gibi önemli bir şairimizdir. Ayrıca musikimize de değerli besteler kazandırmış bir bestekârımızdır. Bu bestekârımız da devrin pek çok sanatçısı gibi beş parasız yaşamış ve yine beş parasız bir şekilde  darülacezede hayatını kaybetmiştir. Hayatı parasızlıklar ve imkansızlıklarla geçmiş olan Mustafa Nafiz IRMAK, büyük üstad Alaeddin YAVAŞÇA'nın da yakın dostudur. 

 Bir gün Alaeddin YAVAŞÇA'nın muayenehanesine gider ve eline bir kâğı tutuşturur. 

 Kağıttaki notta şu yazmaktadır:  


Sultan üçüncü selimSultan Selim’in içi içine sığmıyordu. Bulduğu yeni makam, daha önce bulduklarından bir hayli farklıydı. Gerçi evcârâ da çok güzeldi, çok sevilmişti ve –Allah için– ilhayat Kalfa ile Mehmed Ağa da muhteşem bir evcârâ fasıl vücûde getirmişlerdi. Ama nedense kendisine bir evcârâ eser bestelemek müyesser olmamıştı. «Belki bir gün yaparım» diye düşündü. Ama şimdi evcârâyı düşünecek halde değildi. Şu yeni makamı bir an önce faslına kavuşturmak gerekiyordu. Lâkin bunun için, şehzadeliğinde olduğu gibi geniş zamana ihtiyaç vardı. Çaresiz, bu faslı, işi devleti yönetmek değil, bestekârlık etmek olanlara havale edecekti.